Çarşamba, Ocak 19, 2011

Firavunlaşan bir Başbakan ve Galatasaray

2002’de canından bezmiş  halk için  değişimi simgeliyordun. Vizyonun Türkiye’nin önce bölgesel güç,  daha sonra süper güç olmasıydı. Tabi bu yolda yapılması gereken ön koşullar vardı. Avrupa Birliği’nden aldığın güçle memleketin iç meselelerine yani Kürt Sorunu, Alevi Sorunu bağlamında demokrasi sorununa, ekonomik sorunlara, Kemalizme, askeri vesayete el attın. Tabi Kürtlerin veya Alevilerin kara kaşına ela gözüne hayran olduğun için değil pragmatist olduğun içindi. Ama kürtler, liberaller, demokratlar samimiyetine bakmaksızın sana destek verdiler. Siyasi skalada sağda olmana rağmen diğer partilerin söylemleri yanında icraatlarınla en soldaydın.  

Meşhur balkon konuşması ile ikinci dönemde arkana aldığın %47 ile tüm memleketin başbakanı olacağını söyledin. Ama sen ne yaptın biliyormusun? %47’yi kemik oyun yapmaya çalıştığın. Sürekli gerginlik yarattın. Sürekli kavgacı bir tutum takındın ve iç meselelerinin çözümlerini yarım yamalak bırakıp Davos’taki “one minute” çıkışıyla bölgesel güç olma sürecine geçtin.
Bu arada milletvekillerin sağa sola ihaleler ayarlayıp ceplerini doldurmaya devam ediyorken sen de firavunlaşma hastalığına yakalanmaya başladın. Etrafındaki dalkavukların önünde iki büklüm olmaları seni hiç bir eleştiriye tahammülü  olmayan yarı tanrı firavuna dönüştürdü. Demir yumruğun artık mazlumların başına iniyor başbakan!

Tarihten ders almayan liderler birer birer çıktığı basamaklardan tepe-taklak inerler. 1930’ların Mustafa Kemal’i mi ülkesine daha hakimdi yoksa 2010’ların Recep Tayyip’i mi ülkesine daha hakim. Eğer cevap birincisi ise daha nasıl bir ders istiyorsun!

Türkiye bir ev ise bu evin sahibi halktır. Sen ise hizmetçisin. Senin görevin ev sahibine efendilik yapmak değil hizmet etmektir. Evin bazı bireyleri eğer hizmetinden memnun değilse ve bunu sana söylüyorsa sen efelenmeyeceksin. Yoksa sen gidersin yeni bir hizmetçi gelir.

TT Arena açılışnda yuhalanıyorsun, ertesi gün sağa sola tehditler savuruyorsun. Sen firavun musun? Yok firavunum diyorsan Aslan Galatsaray sinek olmasını da bilir!

Kürt Sorunu ve Kürtlerin Sorunu

Ana dil doğuştan gelen insan hakkıdır. Bu hak konuşarak, öğrenerek, öğretilerek ve ürün(müzik, roman, şiir, vb.) oluşturarak kullanılır. Bu hakkın kullanılmasını engellemektir Kürt Sorunu. Dolayısıyla bu hakkı kullandırmam diyen devlet ile bu hakkı gasp edilen toplum arasındaki bir sorundur. Bunun hak olduğunu bilen devletin hakkı olan toplumu yok sayan çözümlerin peşinden koşmasıdır Kürt Sorunu.

Feodal düzen, kan davası, töre cinayeti, cehalet, megaloman liderin peşinden koşmak ise Kürtlerin Sorunudur. Bu sorunların çözümü ise devletin yardımıyla gerçekleşecektir. Tabi öncelikle yardım edici ile yardım edilecek toplumun arasındaki sorunun giderilmesi gerekmektedir.

Pazartesi, Aralık 07, 2009

Edî Bese* PKK!

"Tokat’ın Reşadiye ilçesinde teröristler devriye görevi yapan askerlere ateş açtı. Çıkan çatışmada 7 asker şehit oldu, 3 asker de yaralandı."
Kaynak: NTVMSNBC 07.12.2009

"DTP Eşbaşkanı Emine Ayna DTP'yi kapatma davası öncesi Radikal'e konuştu: Tabanımız bize istifa edin dağa gidin' diyor. Parti kapatılırsa AKP 'Silah bırakın' deme şansını kaybedecek. Eskiye dönmek 80'lerden, 90'lardan beter olur... Bugün bizim var olma nedenimizdir PKK'nın kurulması..."
Kaynak: Radikal 07.12.2009

"17 yaşındaki Serap Eser, 8 Kasım günü Kanarya Mahallesi'nde durakta yolcu almak için bekleyen İETT otobüsüne molotofkokteyli atılması yüzünden yaralanmıştı. 29 gün komada kalan Serap, bu sabah yaşamını yitirdi. Hastaneden yapılan açıklamada Serap'ın enfeksiyona bağlı organ yetmezliği nedeniyle hayatını kaybettiği açıklandı."
Kaynak: Hürriyet 07.12.2009

Edi Besa PKK! Eyy PKK! Tarih önünde bir gün Kürt halkına hesap vereceksin! Kürtlerin laneti üzerinde olsun! Yeter artık düş Kürtlerin yakasından! Sözde önderiniz Abdullah Öcalanı alın ve çekilin artık tarih sahnesinden.

Edi Besa* PKK!

*Artık Yeter

Pazartesi, Kasım 16, 2009

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba!

Son yazımın yayınlandığı tarihten bugüne Türkiye hiç olmadığı kadar ilginç bir süreç yaşıyor. Bununla ilgili yakında yazacağım. Bu arada yazılarımı başka bloglarda hatta sözüm ona köşe yazarlarının köşelerinde kaynak gösterilmeden kullanıldığına şahit oluyorum. Ama o kadar çok çalınan şeylerimiz var ki varsın giden yüz kelime olsun...

Pazartesi, Şubat 12, 2007

Dünya Birliği'nin yolu Diyarbakır'dan geçer.

2001 yılında Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz "AB'nin yolu Diyarbakır'dan geçer" dediğinde Türkiye Cumhuriyeti'nin AB'ye üyeliğinin Kürt Sorunu'na makul bir çözümle gerçekleşeceğini görmüştü.
Mesut Yılmaz'ın bu görüsüne "ön-" önekini eklemek suretiyle rahatlıkla daha geniş anlamlar ekleyip ve şu varsayımı
dile getirebilirim;

Dünya Birliği'nin yolu Diyarbakır'dan geçer.

Samuel Huntington, "Medeniyetler Çatışması" teorisinde yeni dünyada çatışmaların asıl kaynağının ideolojik veya ekonomik değilde bunların kültürel farklıklıklardan kaynaklanacağından bahseder. Vestfalya Barışı ardından krallar arasındaki savaşlar bitmiş, egemen devletler arasındaki savaşlar başlamıştır. I.Dünya savaşından sonra ideolojiler arasında savaşlar başlamıştır. Bu savaşta nazisizm ve komünizm kaybetmiş, liberal demokrasi galip çıkmıştır. Demir perdenin düşmesiyle artık medeniyetlerin çatışması kaçınılmazdır.
Huntington sekiz medeniyet tanımlamaktadır;

- Batı (Amerika ve Avrupa),
- İslam,
- Çin,
- Japon,
- Hindistan,
- Ortodoks-Slav,
- Latin Amerika
- Afrika

Yakın gelecekte insanlık tarihini bekleyen çatışmanın ise Çin-İslam ittifakı ile Batı medeniyeti arasında gerçekleşeceğini öngörmektedir. Huntington tüm bu medeniyetler içinde zıt güçlere ayrılmış(torn country) 3 ülkeden bahsetmektedir; Meksika, Rusya ve Türkiye. Bu 3 ülkede siyasi elit halklarına rağmen Batı medeniyeti değerlerini egemen kılma gayretindedir.
Son olarak Huntington, dünyanın küçülmesiyle birlikte medeniyetler arasındaki farkın iyice belirginleşmiş olduğunu ve bunun çatışmaları doğuracağını belirtmiştir.

Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde ve Modern Türkiye'nin ilk yıllarında siyasi elit batı medeniyeti'ne ait değerleri kendi ülkelerinde uygulamaya çalıştılar. Genelde şekilde kalan bu uygulamalar İslam geleneğine sahip bu ülkede batıdan ithal yoz düşünceler olarak kaldı.
Batılılaşmadan modernleşmek yine batıya ait düşünce sistemlerinin uygulanması ile gerçekleşebilir. Liberal demokrasi, insan hakları, özgürlükler, laiklik gibi kavramlar devlet büyüklerinin gazete ve televizyona verdikleri demeçlerde fazladan cümle oluşturma kelimeleri dışında ele alınmalı, içleri doldurulmalı, sonuç olarak bireyin dolayısıyla toplumun huzuru ve refahı için kullanılmalıdır.

Batının yüzyıllar süren kanlı savaşları sonucunda meydana getiridiği bu düşünce sistemleri içi boş sadece başlıkları ithal edilip halka sunulur ve bu başlıklar altında siyasi elitin aslında ulus-devleti ayak tutmak adına kendi ideolojileri ile doldurulursa, halk arasında bu düşünce sistemine ait unsurlar olumsuz tepeki alacaktır.
Bugün Türkiye'nin demokratikleşmesi, insan haklarına saygılı hale gelmesinin önündeki en büyük engel Sevr paranoyası dolayısıyla ulus-devletin yok olması endişesidir. Çünkü demokratikleşen bir Türkiye başka uluslarıda kabullenmiş olur. Bu korkudur Kürt Sorununu meydana getiren.

Kürt Sorununu inkar eden bir Türkiye'nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Fakat demoktarikleşen, laik, özgürlükçü, bir Türkiye aynı zamanda ekonomik anlamda güçlü, bölgesinde söz sahibi, İslam dünyasında lider bir Türkiyedir.
Huntington medeniyetler arasındaki benzerliklerin ön plana çıkartılmasıyla olası bir çatışmanın önlenebileceğinden bahsediyor makalesinin sonunda.
Batı dünyası ile İslam dünyası arasında bir köprü olabilecek Türkiye İslamın olumlu değerlerini batıya gösterirken, batınında olumlu değerlerini İslam dünyasına taşıyacaktır.

Bu sebepten dolayı tekrarlamak gerekirse;

Dünya Birliği'nin yolu Diyarbakır'dan geçer.

Cuma, Şubat 09, 2007

Yeni Eğitim Sistemi: Kurtlar Vadisi Terör

Seksen dört yıllık cumhuriyet tarihinin benimsemiş olduğu eğitim sistemi genç beyinlerde milliyetçi ideolojinin yapı taşlarını oluşturması üzerine kuruludur. Tanımı itibariyle Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı herkes Türk'tür.
Öğretilerde açılmadığı halde açmak gerekirse Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan tüm etnik gruplar egemen ulusun etnik kökenine mensuptur. Kahve ağzıyla; " Kürt, Laz, Arnavut, Gürcü, vb. olabilirsin ama bu ülke sınırlarında ben seni Türk farzederim. Rahat etmek istiyorsan sende bunu kabullen" demektir.
Dolayısıyla Türk olarak farzedilen bir Kürt'ün;
a. konuşacağı dil Türkçe'dir,
b. yaşadığı şehir, ilçe veya köyün adı Türkçe'dir,
c. çocuğuna vereceği isimin Türçe olması gerekir,
d. dinleyeceği müziğin Kürtçe dışındaki herhangi bir dil olması gerekir...

Milliyetçiliğinin bir Kürt'ün önüne koyduğu şartlar bunlardır. Milliyetçiliğinin birleştirici yönü şu demektir; Binlerce yıllık toplumsal birikimlerini unutup, egemen ulusun birikimleri ile yaşamaya başlayacaksın. Dünya üzerinde bu durumun tanımı basittir. Asimilasyon.
Ve bu asimilasyona giden yolun kapalı kapılar arkasındaki parolasıda şudur: Amaç ulus devlettir. Ulus Türk ise, Devlet Türkiye'dir. Başka ulusların varlığı düşünülemez. Bunun yanında, seçilebilir bir vasıf olmamasına rağmen belli bir ulustan olma ile övünmenin, bu ulusu diğer tüm uluslardan daha yüce görmenin tanımı basittir. Irkçılık.
Bu basit, anlaşılabilir anlatımdan sonra şu rahatlıkla söylenebilir: Milliyetçilik asimile maksatlı ırkçı bir düşünce yapısıdır. Asimilasyonun en büyük aracı o ülkedeki eğitim sistemidir. Eğitim sistemi ile egemen ulusun genç bireyleri ulusal yönden fanatik ve devletine bağlı sağlam bir yurttaş olurlar. Egemen olmayan ulusların genç bireyleri ise egemen ulusun anlatılan yüce! tarihi etkisi altına alınarak yeni benliği ile tanışır.
Türk eğitim sistemi seksen dört yıldır genç Türk, Kürt, Arnavut, Laz, Gürcü vb. bireylerine;
- Türk ulusundan oldukalarını ve bununla ne kadar övünseler az olduğunu anlattılar,
- Onlara geçmişteki yanlışsız! tarihlerinden bahsettiler,
- Dört bir taraflarının düşmanlarla çevrili olduğunu ve tek dostlarının yine kendileri olduğunu söylediler,
- Bu arada tüm dünya ülkelerinin bu cennet vatanı bölmeye çalıştıklarından bahsettiler,
- Ermenilerin, Rumların kalleşçe kendilerini sırtlarından vurduklarını dinlediler...

Kürtler dışında bu eğitim sisteminin başarısız olduğu söylenemez. Fakat bu eğitim sisteminin yetişdirdiği gençlik artık okumuyordu çünkü zaten istiklal marşını ezbere biliyor ve tüm düşmanlarını çok iyi tanıyordu, sorgulamıyor çünkü şanlı! tarihinde herşey doğru yapılmıştı, tartışmıyor çünkü tartışacak muhatap sadece vatan hainidir ve vatan haini ya öldürülür yada bu ülkeden atılırdı. Herşey yolunda gibi görünüyordu ama Kürtlerin uyuyan bir dev olduğu kapalı kapılar arkasında biliniyordu ve tarih Kürtlerin lehine işliyordu. Dünyada değişen dinamikler, insan hakları olgusu, ulusların kendi kaderlerini tayin, kültürel haklar gibi konular Kürtler için bir umut kapısıydı. Uyuyan dev yavaş yavaş uyanmaya başlıyordu.
Ama birden Kürt tarihi için en talihsiz olgulardan biri ortaya çıktı: P*K*K. Sanki uyuyan dev uyanmadan onu yokedecek bir koz verilmişti egemen idarenin eline. Bir megalomanın bulunmaz bir fırsatı yok yere harcadığı kanlı bir süreç başladı. Kürt kelimesi ister istemez Türkiyedeki egemen ulusun evlerine kadar girdi. Fakat fikirler, tartışmalar ile değil asker cenazeleriyle. Bu uyanışa kılıfın hazırlanması gecikmedi: " Dış mihraklar ülkemiz üzerinde oyunlar oynuyor. Aslında Türk olan doğudaki vatandaşlarımızı Kürt diye nitelendirip ülkemizin doğusunu bizden koparmaya çalışıyorlar." Teşhis konulmuştu Kürt Sorunu diye birşey yok. Dış güçlerin beslediği terör sorunu vardır. Egemen ulusun bireyleri zaten ilkokuldan beri dış güçleri bildikleri için bunu tereddütsüz kabullendiler. Demekki kendisine Kürt diyen birisi bu dış güçlerin dolayısıyla P*K*K'nın mensubudur. Fakat Medya'nın devlet tekelinden kurtulması, özel kanalların açılması ve yavaş yavaş bu sorunun akademisyenler, aydınlar tarafından televizyonlar, gazetelerde dillendirilmesi, tartışılması bu söylem etkisini yitirmesine yol açıyordu. Dersler eski sisteme devam ediyorken tenefüsler veya kantinler bu konuları tartışıyordu. İşte Kurtlar Vadisi okumayan, sorgulamayan, anlamayan bireyler için görsel bir eğitim sistemidir. Verilmek istenen seksendört yıllık müfredat popüler bir diziyle bu beyinlere sokuşturulmaktadır. Öğretmenleri Pana Film, okullar evlerimizdeki odalarımız, reklamlar tenefüslerimiz ve sokakta muhalifleri sindirmek ise laboratuvar derslerimiz...

Salı, Şubat 06, 2007

Bingöl halkı ilk defa devletle çatışmıştı!

Tarih 1991'in Ocak ayı bir Cuma günü idi. Ulucami'nin karşısındaki kaldırımda Cami'den çıkacak cemaati bekliyordum. Her tarafta polis ve özel harekatçılar. Kaç gündür kentte söylenti vardı. Cuma namazı çıkışı halk Saddam lehine gösteri yapacaktı. Saddam'ın kameralar önünde kıldığı namaz Bingöl üzerinde bayağı bir etki bırakmıştı. Tüm Bingöl ağız birliği etmişçesine sözde Müslüman Saddam'ın başkentinin ABD tarafından vurulmasını nefretle karşılıyordu. Saddam Bingöl'de bir kahramandı. Henüz 12 yaşındaydım. Ve ne acıdırki o çocuk halimle o aşağılık herifin henüz 2 sene önce Kuran'daki Enfal süresinden ilham alıp 150.000 (yüz elli bin) Kürd'ü rezilce katlettiğini biliyordum. Yaklaşık 1000 kişi soydaşlarının katili lehinde sloganlar atarak Cami'den çıktılar. Dörtyola doğru harekete geçtiler. Polis ve özel harekatçılar dörtyolda barikat kurmuş bu şuursuz kalabalığı şuursuzca bekliyorlar. Sonra bir sis bombası, havada uçuşan taşlar, mermiler. Tam bir meydan savaşı. Belkide ilk defa Bingöl halkı devletin güvenlik güçlerine böylesine kitlesel bir karşı durmayı gerçekleştirmişti. Ama ne yazıkki yıllarca hor görüldüğü için değil, yıllarca dili yasaklandığı için değil, yıllarca ezildiği için değilde soydaşlarını katleden bir katil için bunu yaptılar.
Aradan 16 sene geçti. Bingölde bir şeyler değişmişmidir. Zannetmiyorum.
- Ben zazayım kürt değilim saçmalıkları,
- Biz oğuz boyundanız hikayeleri,
- Barzani ABD uşağı zırvaları hala mevcut.
Polat Alemdar Erbil'de Kürt boğazlarken sinema salonlarında hayranlıkla izleyen nesilden fazla birşeyde beklemiyorum. Ama sabırsızlıkla beklediğim şey Türk Devleti Kürt Bölgesine işgal amaçlı girince kaç Bingöllü Cuma namazı çıkışı slogan atacak. Saddam sevenleri mi çok, Soydaşlarını sevenlermi çok?

Çarşamba, Eylül 27, 2006

İslam, Kemalizm, APOizm, Sahtekarlar ve Mazlum Bingöl Çocukları

İslam:
İslamın asr-ı saadeti kendi asrında kalalı 10 asırdan fazla oldu. O asra özlemi meydana getiren yönetim şekli ve bilimi o asrın şartlarının ortadan kaybolması ve değişim göstermesi ile paralel kendini yenilemek yerine yeniliklere karşı çıktı. Bu hatadan fazlasıyla ders çıkaran garp inanç kaynağını bulunuduğu asra göre yorumlamayı bildi. Yönetimsel, felsefi ve bilimsel anlamda kendi asr-ı saadetini tekrar gerçekleştirdi. Şark ise yenilenmeye, kendi inanç kaynağını bulunduğu asra göre tekrar yorumlamaya direndiği için garbın gerisine düştü. Şark buna çözüm olarak saçma bir tez ortaya koydu. Sanki zaman akmıyor, sanki dünya değişmiyor gibi özlem duyduğu asra dönmek istiyor. Bunun imkansız olduğunu göremiyor. İnanç kaynaklarını tekrar yorumlamaması gerektiği tabusunu deviremiyor. Garp büyüdükükçe o küçülüyor. Garp büyüdükçe, şarkı eziyor ki tersi durumun söz konusu olması halinde şarkın garbı ezeceği gibi. Şark hiddetleniyor. Kusuru kendisinde aramak yerine kendi asrında kutsal bir anlamı olan Cihad'ı kendi beceriksizliğinin kılıfı olarak kullanıyor. Adam gömüyor. Kafa kesiyor. Kilise yakıyor. Battıkça batıyor. Açlık, sefalet, cehalet, hastalıklar, acziyet, bilimsel anlamda çöküş şarkın kaderi ise şarkın ferdi oturup düşünmelidir. Sebep şarkın birlik olamaması veya emperyalist garbın kirli oyunları olmayacak kadar derin ve tarihseldir. Çözüm ise yine garbın icadı sanal dünyada "Hatim Organizasyonları" yaparak veya bilmem kaç adet "Salavat-ı Şerife" okuyarak değil, inanç kaynağını günümüze göre yorumlamaktan geçer. Şarkın içinde bulunduğu acziyet durumundan çıkışı "İkiz Kuleler" yıkılırken veya Yitzhak Rabin Filistin sorununun çözümü için adım atarken radikal bir yahudi tarafından öldürüldüğünde tekbir getirmek değildir. Hele hele çözüm "İngiliz Konsolosluğu"na giden bomba yüklü kamyonetin şöförü olmak değildir. Asr-ı saadet kendi asrında en büyük yönetimdi. Bunu sürdürmek ise akla, bilme, mantığa, tarihsel gelişime göre yorumlanmış bir inanç kaynağıdır. Müslümanlığın kurtuluş reçetesi budur. Madem islamın inanç kaynağı her devre hitap ediyor, ozaman bu devrin şartları içinde rahatlıkla bu devri anlatabilir.

Umut var mı? Maalesef. Dini, Yaradan ile kul arasında bir iletişim aracı, bir arınma, bir huzur kaynağı veya kendisini evrende tanımlama dışında görmeyi arzulayan zihniyete sahip temelde şark özelde Bingöl, canlı bombalar, sakallı meczuplar, PKK gibi devlet destekli maşa örgütler, müslüman kimliği altında hırsızlar, üçkağıtçılar, katiller üretmeye devam edecektir. Gidin tarikatınızı kurun, gidin sabahtan akşama kadar ağlayan, gidin yüz milyon kez cüzm indirin ama çocuklarınıza dokunmayın. Bırakın doğruyu onlar bulsun. Eğer dininiz bahsettiğiniz kadar kudretliyse illaki o çocuk onu bulur. Ama bu inancınızı bize empoze etmeyin. Mazlum Bingöl çocuklarına dokunmayın!

Kemalizm:
Türkiye Cumhuriyeti'nin dayanak ideolojisi 1923 ile birlikte laik ve ulusal bir devlet projesiyle birlikte kendisini toplumun her alanında hissettirmeye başladı. Laiklik bize din ve devlet işlerinin ayrı olması demektir diye anlatılırken aslında sonradan devletin tüm inanç sistemlerine eşit mesafede durmakla beraber bu inanç sistemlerinin örgütlenmesi, ibadet yerlerinin açılması ve bu inancı anlatacak din adamları yetiştirmesi gerektiğini öğrendik. Cumhuriyet dolayısıyla kemalizm bunun için çaba harcadı. Ama böyle bir değişim için üsten zorlama yerine toplumun bilinçli olarak değişmesine bağlıydı. Mustafa Kemal'den sonraki iktidarlar bu devrimi sürdüremedi ve şu anki mevcut durumla karşı karşıyayız. İnanç ve din özgürlüğü, devletin tüm dinlere ve inançlara eşit mesafede olması, herkesin kamusal alan veya toplumsal alanda başkalarının inancına müdahil olmadan yaşaması laikliğin birincil amacı iken Kemalizmin laisizmi şuan alevilere ve sunnilere eşit mesafede değildir. İnanç ve din özgürlüğü olması gerekirken üniversiteye başörtülü kızlar giremiyor. Kamusal alan denen Beyaz Türklerin nefes aldığı alana alınmıyor. Bu Kemalizm laisizmin handikaplarıdır. Ulus devlet tek bir ulus içerir. Mustafa Kemal bu ulusu Türk kabul ettiğinden Kürtler başta olmak üzere Anadolu'daki tüm halklar yok sayıldı. Kemalizmin önünde çok metodlu tek seçenek vardı. Tüm halkların Türkleştirilmesidir. Ve bunada Kemalizm milliyetçiliği denmiştir. Özünde asimilasyon araçlı faşist bir ideoloji iken bize etrafında toplanmamız gereken ortak payda olarak tanıtıldı. Buna boyun eğen halklar örnek gösterilerek Kürtlerden de itaat istendi. Kürtler karşı çıktıkça katledildiler, yerlerinden sürüldüler, hain ilan edildiler, Akyazılarda linç edilmek istendiler. Fakat dediğim gibi her gelen asır bir önceki asra göre farklı şartlar içeriyor. Kürtlerin reçetesi, Kemalizmin baskıcı unsurlarına karşı aklı, bilimi, demokratik mücadeleyi rehber edinmektir. Kemalizm çok yakında tarih sahnesinden silinip gidecek bir ideolojidir. AB giriş süreci bu yokoluşu hızlandıracaktır. Bayraktarlığını TSK'nın yaptığı bu ideoloji son demlerini yaşarken bunun yerini alacak sistem gerçek anlamda laik, demokratik gerekirse federal bir yapılanmadır.

Umut var mı? Olası gözüküyor. Endonezya'daki aydınlar ülkenin huzur ve refahı için değişimi tartışırken 3 yol üzerinde durmuşlar. Alttan bir devrimin kanlı olacağı, üstten bir devrimin işe yaramayacağını görünce Endonezya'yı asıl değiştirecek olanın Dünya'daki dış dinamikler, globalizm ve bunun ülkerlerinde tetikleyeceği iktisadi ve demokratik gelişim süreçlerinin meydana geleceğini farketmişler. Türkiye Cumhuriyetinin dolayısıyla Kemalizmin dış dinamiklere direnme gücü kalmamıştır. Şemdinli ve Diyarbakır bombalamaları, Avukat Kerinçsiz cebelleşmeleri, vatan millet sakarya nutukları statükonun son çırpınışları olarak karşımıza çıkmaktadır.

APOizm:
Kürt Sorunu ve PKK sorunu (son dönemlerde APO sorunu) birbirinden ayrı irlerleyen ama birbiri ile ilişkili sorunlardır. Kemailst ideolojinin Kürtleri inkarı Kürtler arasında her daim huzursuzluk ve memnuniyetsizlik oluşturmuştur. Kürtler bu memnuniyetsizliklerini her defasında isyanlarla dile getirmiş ve her defasında ağır cevaplar almıştır. Kemalizmin Kürde tahammülü yoktur. Kürtler ise her defasında palazlanmaya başlayınca Kemalist ideoloji bunu bir şekilde kırmıştır. Kürtlerin memnuniyetsizliğini giderme yönünde hiç bir adım atmamıştır. 1975 Helsinki Antlaşması ile Batılı ülkeler, insan haklarını, kültürü, eğitimi, ve avrupa çapında insan, düşünce ve bilginin serbest akımını da içeren insancıl çabaların arttırılması gibi konularda anlaşmaya vardı. Aynı zamanda iki tarafın rızası olmadan sınırların karşılıklı değişmeyeceği kararı alındı. 1970'lerin sonuna doğru Sosyalizmin Serbest Piyasa Ekonomisi karşısındaki hezimeti konuşulmaya başlandı. Böyle bir ortamda daha önceki olaylardan ders almayan, çağı okuyamayan bir megaloman palazlanmaya başlamış Kürt hareketini Bağımsız Birleşik Sosyalist Kürdistan kurma adına silahlı bir aktiviteye kanalize etti. Süreç ve sonuçlar üzerinde çok durmaya gerek yok ama Kürtlere verdiği zarara bakarsak binlerce köy yakıldı. Milyonlarca Kürt yerinden yurdundan edildi. Binlerce genç üniversitelerden ayrıldı, atıldı. Kürtler birbirine kırdırıldı. Türk - Kürt düşmanlğı hortladı. Elde var sıfır. APO yakalandıktan sonra ise örgüt Öcalan'a özgürlük için savaşmaya başladı. Bir halk sözde bir öndere feda edildi. En trajik durum ise kendi şehitlerinin anasından değilde düşmanı olduğu devletin şehitlerinin anasından özür dileyrerk hizmet beklediğini söylemesi ve müridlerine bunu taktik olarak yutturmasıdır. Gelinen noktada APOizm bilinçli veya bilinçsiz Kemalizme hizmet etmektedir. Türkmen ve Kerkük kartlarından sonuç alamayan Kemalist ideoloji Kuzey Irak'ta Bağımsız Kürdistan ve gelişen KDP rüzgarına karşı PKK sorununu kaynağında bitirecem düsturuyla PKK eylemlerini kullanmaktadır. Bu eylemleri bahane ederek Kuzey Irak'taki fiili duruma göz dağı vermek gerekirse altyapısını tahrip etmek peşindedir. Örgüttür, amaçsızdır, asker mantığı onlarda da etkindir sağlıklı karar veremezler denebilir ama ya içimizde olan arkadaşımız, ailemizin ferdi, akrabalarımız içindeki PKKlilerde mi bunu göremiyor?

Umut var mı? APO doğal yollarla ölürse veya PKK'nin şuan başındaki Murat Karayılan inisiyatif kullanarak ABD ve Barzani'nin telkinlerini dikkate alırsa ve dolayısıyla PKK sürdürdüğü mücadeleyi Kürt aydınlarına bırakırsa bu APOizm Kürtlere daha fazla zarar vermeden tarih sahnesinde hatasıyla belkide sevabıyla yerini alır.

Sahtekarlar:
Parazitler kendilerinden daha büyük canlıların üzerinde veya içinde, geçici veya kalıcı, onların zararına yaşayan canlılara verilen addır. Bizim parazitlerimiz ise herhangi büyük bir fikir veya cemaat içinde geçici veya kalıcı bir şekilde onların dolayısıyla toplumun zararına ama kendisinin faydasına yaşayan canlılardır. İslam adına oy toplayanların ihale havuzlarında yüzenleri, Kemalizm adına Kürt sorununu bastırmak için ama aslında para kazanmak için köy korucusu olanları, Kürt diaspoarsı altında avrupada haraçlar ve uyuşturucu parasıyla yaşam sürenleri biliyoruz. İdeoloji fark etmez onlar için yeterki para kazandırsın. Yeterki mevki kazandırsın...

Umut var mı? Hava puslu oldukça sahtekarlar kan emecek birşeyler bulurlar. Bu ideolojiler kendilerini yenilemediği sürece, zamanı çoktan geçmesine rağmen değişimi gerçekleşitirmedikleri sürece bir umut yoktur. Bizler birey olarak bir nebze olsun bu sorunlara ilaç olabiliriz. Yapmamız gereken sadece sorgulamaktır. Korkmadan, cesurca! Fikirlerimizi haykırmasak bile kendimizi ikna etmemiz bile yeter. Bunu başaramayanlar elini Mazlum Çocuklarımızın yakasından, genç dimağlardan çeksinler. Bırakın doğru yolu çocuklarımız sorgulayarak bulsun!